Son Yazılar

Gibi…

10501472_10153030770818986_90832457_n

Bir şarkı düştü yanımıza,
Bir ses ve nefes…
Reveransımı paket yaptım,
Bıraktım bakışını sürdüğün bir yere.
Almadın selamımı, kalbim havada kaldı.
Sonra bir cümle uzattın bana,
“Al, sözlerini, bileklerine kelepçele” der gibi
Sonra bir kelime daha
Dilinle kalbim arasına virgül koyarak,
“Haydi yaralarımızı deşelim” der gibi.
Kaldırdım kabuklarımı, kanat kanatabilirsen.
Seni sevdim diye açılmadı hiçbiri,
Sen beni sevince de kapanmayacak zati. (daha&helliip;)

Tarih: 15. 10. 2014

Kalbin Kiri ve Pası

Kızıyorum kendime, kendimi daha net ifade edemediğim için. Kızıyorum ona buna, beni benden daha iyi anlatanlara. Övgüm nefretime, nefretim samimiyetime karışıyor. Sonra sarılıyorum sözlerine, kelimelerine. Onlara sarılır gibi. Özür diler gibi. Teşekkür eder gibi.

İçtenliğine tutunduğumuz insanlar var. Dolayısıyla cümlelerine ve notalarına tutunduğumuz. Kendin gibi birini gördüğünde dayanamıyorsun. Açılıyor yaraların, kanıyor. Sarmaya çalıştıkça aslında daha çok deşiyorsun, daha derine iniyorsun. Batıyorsun ve batırıyorsun.

Üstelik iyileşme umuduyla yapıyorsun tüm bunları. Duygularınla onun duygularına sarılıyorsun. (daha&helliip;)

Tarih: 01. 10. 2014

Eski Bir Yazı*

carpici-hikayeler-carpici-fotogralar-etkileyici-hikayeler-hayat-hikayeleri-1454499

Not: Bu yazı, sitede yayınlanan ilk yazımdı. Sonra da bizim Patron Niyazi (yani Big Boss, yani işverenimiz) yazıyı kaldırmış. Sebebini söyledi ama sizinle paylaşamam.
Dünyada bir denge arama kaygım, Erol Güngör okumalarımdan mülhemdir. Bu eski yazıyı bilgisayarımda gezinirken tekrar buldum ve okudum. Baktım ki; denge hâla aynı denge ve biz hâla bu dengenin “haysiyetsiz” tarafındayız.
Yani değişen hiçbir şey yok. Buyrun;

İnenleri Dengeleyen Binenlere Merhaba

İnecek var dediler biz bindik.
Besmele çekmedik. Unuttuk.
Lakin sağ ayakla girdik.

Söyleyecek pek bir şeyim yok kendi namıma. Bazen tek başına yaşadığım evden bazen de üç yanı duvar, bir yanı pencere olan iş yerimdeki odamdan dünyanın dengesini gözetirim kendi çapımda.

Dünyanın dengesi dediysem, var olan bir denge değil. Önce kurduğum sonra da gözettiğim bir denge.
Küfür ettiğim, ağladığım, sigara yaktığım, güldüğüm, hasret duyduğum bir denge…

Dünyayı kimi zaman açlıktan ölmek üzere olup hastaneye kaldırılanlarla, çok yemekten mide fesadı geçirip hastaneye kaldıranların dengesi üzerine, kimi zaman ise kaloriferli evlerinde soğuktan yakınan bizlerle, dışarıda soğuktan donarak ölen evsizlerin dengesi üzerine kuruyorum.

Utanıyorum… (daha&helliip;)

Tarih: 27. 09. 2014

Bencil Muhabbetler

“Yalnız olduğunu hissettiğinde ne yaparsın? Yapayalnız. Çaresiz ve yorgun…

Yorganı üzerine çek. Karanlık odanda kör edici bir aydınlıktan sonra kulağına kıyamet gürültüleri geliyor. Seni rahatsız eden sesin nedeni şimşek ya da yıldırım değil. Yastığı kafana bastır. Senden başka birisi evinde geziniyor. Pencereyi örtmeyi nasıl unutursun?”

Gözlerimi açtığımda çalar saatin akrebi sırıtıyor. “3″. Açık bıraktığım pencereden girmeyi başaran yağmur sayesinde sırılsıklam olmuş yorgandan sıyrılıp kurtuluyorum. Doğrulup bi süre oturuyorum yatakta. Ayaklarım ıslak zemine basıyor. Gözlerimse duvarda sabit bi noktaya bakıyor. Sıcak gecelerden birinde hışmıma uğramış bir sivrisinek mevtası olabilir. Yahut gecenin ortasında uyanmamdan mütevellit hayali bir odak noktası… Kim bilir. Hala karar verememişken bi tıkırtı geliyor mutfaktan. Oranın da balkon kapısını açık unutmuş olmalıyım. Ayaklanıp mutfağa doğru yollanıyorum. Odadan çıkarken elimi masaya atmamla bi sigara yakmam bir oluyor. Mutfağın ışığını yakıyorum. Fayanslar buz gibi. Bi terlik almalıyım. (daha&helliip;)

Tarih: 25. 09. 2014

İntikam Üzerine

vengeance-trilogyVengeanceTrilogy

İntikam hayattaki nadir tatlardan. Evet, çünkü acı da bir tat. Denenmesi gereken demedim, dikkatinizi çekerim. “O bana şaka yaptı, intikam!” ya da “Sevgilim beni terk etti, gününü görecek!” şeklinde bakmayalım. Küçük bir örnekle açıklayalım. Meraklanmayın filmi anlatmayacağım. Sadece basit ve alelade bir girizgah.

Dürüst bir insansınız. Hayatınızda yalan söylemediniz, kalp kırmadınız. Tam bir iyilik meleğisiniz. 10 ve 16 yaşında iki kızınız var. Güzel bir eşiniz, iyi bir işiniz vs. Akşam eve gitmek için işten çıkıyorsunuz. Arabanızın sileceğinde bir not. Ve notun yanında bir cep telefonu. Notta şöyle yazıyor. “ Araban benim. Evin benim. Karın, kızların, tüm hayatın benim. Benim olanı almaya geldim.” Hemen ardından telefon çalıyor. Panikliyor ve kimsin sen diye bağırıyorsun. Cevap net. “Arabamı on saniye içinde patlatacağım. Evine yetişmen içinse 10 dakikan var.” İnanıyor ve uzaklaşıyorsun. Araban hakikaten patlıyor. Artık endişelenmen gereken daha önemli şeylerin var. Koşmaya başlıyorsun. Evine vardığında kapıda bir kağıt asılı. “Geç kaldın”. Kapı aralık. Eşin kanlar içinde yerde. Onun yasını tutmaya zamanın yok. Kızlarını arıyorsun. Evde kimse yok. Video oynatıcının üzerinde bir compact disc. Yerleştirip oynata basıyorsun. Kızların…

Bu olay kurgunun başlangıcı, ortası ya da sonu olabilir. İşi basitlikten çıkarıp karmaşaya ve arap saçına çevirmek evladır sinema sektöründe. Siyah ya da beyaz yerine grinin tonlarında geçer hayat. Bu gerçeği işleyen filmler gişede olmasa da gönüllerde taht kurar. (daha&helliip;)

Tarih: 15. 09. 2014

Ben, Kendim ve Muzaffer

 

-Muzaffer

-Efendim abi

-Sigaram bitiyor çay yetiştir

-Hemen abi

Muzaffer yirmidört yaşında, babayiğit ama ağır başlı, sessiz bir çocuk. En yakın arkadaşımın oğlu. Babası Kenan ile hukukumuz sağ sol mevzusu kadar eski. Muzaffer’e rağmen terk etti bu dünyayı lüzumsuz. Dokuz yaşındaydı o sıralar. Annesi Süheyla’yı evlendikleri günden beri sevememiştim. Haksız çıkmak isterdim ama iki yıl sonra ne idüğü belirsiz bi adamla kaçtı. Güç bela velayetini aldım. Şimdi nasıl bilmiyorum ama o zamanlar çocuk esirgeme kurumuna pek güven olmazdı. Önyargılıydım anlayacağınız. Azılı haydut yetiştiriyor sanırdım. Yine de iyi mi ettim kötü mü ettim bilemedim.

Babadan kalma bakkal dükkanım el verdiğince en iyi imkanları sunmaya çalıştım. Öyle özel okullar, kolejler olmasa da sordum soruşturdum, en güvenilir hocalara emanet etmeye çalıştım. Ortaokulda yeni matematik hocası tokat atmış. Cinlerim tepeme bindi. Eski zamanlar gibi çıkış saatini bekledim. Arabasına binmeden evvel sağlam bir yumruk çaktım şerefsize. Kim olduğumu söylemedim. Her hangi bir öğrencinin babası veya hamisi olabilirdim. Tüm öğrencilerinden çekinecek, hiç birine dokunamayacaktı. (daha&helliip;)

Tarih: 15. 09. 2014

Göğü Geride Bıraktık

10706479_10153189306078986_674989550_n


Kaldırın şu mısraları yerden
Takılıp, yüzüstü seveceğim
Pardon, düşeceğim.
Bileğimizden gayri her yerimiz yara zaten.
Şarkıları da dağıtmışsınız etrafa, toplayın hepsini,
Birimizin bir yerine batacak.
Bir yerimiz ki, çoktan söktük onu,
Sonra sıktık, ıslak bir bezi sıkar gibi,
Ne kadar umut varsa doldurduk kovalara
Ve bütün kovaları gemiye yükledik.
Bütün gayemiz gemiyi batırmak.
Hiçbir yere umut götürmeyeceğiz

***
Çünkü bize bir jilet lazım
Hammaddesi umut yüklü batık bir gemi olan
Çektik jiletleri
Ve kestik bileklerimizi
Bir zehri boşaltır gibi
Boşalttık damarlarımızdaki devleti…. (daha&helliip;)

Tarih: 15. 09. 2014

Psişik Mevzuular 39, “ Senin de Başın Dönüyor mu? “

IMAG051120140823_161600

Sosyal Mesaj: “ Eskiden ceplerinden çıkardıkları dikdörtgen kutucuklara bakarak gülen yahut küfür eden insanlar görmezdik. Postmodernizmin getirdiği ontolojik şaşkınlık bi’çok şey gibi muhataplarımızın da gerçekliğini emdi, bitirdi. Şaşkınlar ordusuyuz artık. Ne şikâyetçiyiz ne de memnun. Sadece ruhsuz, kararsız ve kutucukların içine sığdırmaya çalıştığımız hayatlarımıza asılıp kalmışız…  Ama siz yine de gülümseyin; bu sefer panoramik çekiyorum: Çıksımmm Çıksımmm Çıksımmm…”

 

 

Hiç te iç açıcı olmayan sebeplerle hicretimizi gerçekleştirmiş, Ensarlara ısınma turları atıyordum o zamanlar. Sürttüğüm sokaklarda gözümün değdiği; kiremidi kırılmış her çatı, boyası dökülmüş her duvar, mecali kalmamış her direk, son nefesini bi’türlü verememiş dumanı hala tüten her sigara izmariti, “ağzındaki süt kokusu buraya kadar geliyor. Vahşileşmeye müsait tarafını geliştirmezsen boku yersin” diyordu. Olan işte o sıralar oldu. Sınıfta kalmaktan başı, incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden ötürü gözü dönen biri olup çıkmıştım. Hayatın verdiği dersi çabucak kapıyordum. Bu, semt şartlarında sevindirici bi’gelişmeydi. Koca Herif’le çatı tepelerinde güneşlenmekten marsık gibi kararmışlığımı saymıyorum bile. Tamam, esmer olmasına esmerdim zaten fakat kendimi artık gerçek bi’zenci gibi hissediyordum, madden ve manen. Her insanın hayatında hiçbir şeyin yolunda gitmediği dönemler vardır. Fakat bi’yere yahut bi’noktaya kadar sürer bu. Senin yapman gereken ise, uyanık olup o yer yahut o noktayı ıskalamamaktır. Ben ıskalamadım. Iskalamasına rağmen bi’itek Paynır fark etti ıskalamadığımı. Paynır son derece arif, bi’okadar da ruhani adamdır çünkü. Öyle olmasa, Vericilerin altında ve ağlamanın bi’adım gerisinde durduğumuz zamanlarda bile sabahlara kadar tek kelime etmeden ve hiç esnemeden oturulamazdı.

Lakabını Piooner marka teyplerin hastası aynı zamanda hasta bakıcısı olmasından alırdı. Herhangi bi’Piooner’ı görmesi dikkatini dağıtır, sesini duyması ise un ufak ederdi. Abisi Hasan. Oto Faresi Hasan. Zamanın moda mesleğinin erbabıydı. Sadece geceleri işe çıkar, Paynır’ın hastası ve aynı zamanda hasta bakıcısı olduğu bu marka teypleri patlatır, güzel paraya okuturdu. Bi’nevi –ekmeğimizdeyiz- durumlarındaydı yani. Hüseyin, sırf bu zaafı nedeniyle Hasan’ın hilkaten yardımcısı sayılırdı. Bu, Oto Faresi Hasan’ın küçük kardeşi Paynır Hüseyin’di.

Bi’biranın nakavt ettiği, yardım ve yataklıkta çığır açmakla birlikte olay yapmadan duramayan, Kosma’nın Jeremy’si, Kazancakis’in Zorba’sı, dalgınlığımın ve dahi durgunluğumun sebebini tek bi’bakışla anlayabilen insan evladı, gelmiş geçmiş en büyük ikinci hayal kırıklığı, adamın hammaddesi Hüseyin benim Paynır Hüseyin’imdi.

(daha&helliip;)

Tarih: 04. 09. 2014