Son Yazılar

Sol Koluma Saplanan Şarapneller-1

417188_208748989226460_1938204504_n

Yağmur yoktu. Dolunay da yoktu. Sıradan bir akşamdı. Her otobüste yerim aynıydı ve ben yine yerime oturmuş kitabımı okuyordum. Karanlıkta görebileceğim yer sadece ışığın yöneldiği yer olacağından, yerim hep koridor tarafıydı. Böylelikle yolu izleyebiliyordum. Yan koltukta bir bayan yanı boştu. Hepimiz hareket için o boş yerin sahibi olan münasebetsiz bayan yolcunun gelmesini bekliyorduk. Aslında ben beklemiyordum, sadece kitabımı okuyordum. Sonra otobüse, kalabalıkta söylenmenin verdiği cesaretlerle çıkan “cık cık” homurdanmalarıyla biri bindi. Aslında halimden bir şikâyetim yoktu. Çünkü geç kalma telaşı yaşayacağım bir sebebim yoktu. Ama yine de kızmıştım bu bekletilmeye. “Kim bu münasebetsiz” diye iç geçirerek kaldırdım kafamı, sonra geri indirdim. Tekrar baktım, tekrar yönümü çevirdim. Asıl münasebetsizliği, O’na bakarak yapmıştım. Kitabımı okuyayım dedim ama yine O. Sanki çıplak gözle kaynağa bakmıştım da her yerde aynı parıltıyı görüyordum. Göz göze geldiğim için özür dilemem gerekiyordu. Yok yok… O benden özür dilesin. “Bu gözlerle sadece yere bakılmalı, yasak ulan kesici, delici yahut ateşli silah taşımak. Sen nasıl da gözünü gözüme değdirirsin.”  demeliydim O’na….

Bitmedi yol… Bitmesin de zaten. Kitap da bitmedi. Bir şeyler söylemeliydim. Ya O’na haddini bildirecek bir şeyler söylemeli yada yalvarmalıydım. Ortası yok. Sonu kuvvetle muhtemel var. Başını anlattım zaten. Böyle adını falan sormak gibi değil. Kitabın ortasından bir şeyler söylemeli ve hemen akabinde yakmalıydım kitabı. (daha&helliip;)

Tarih: 30. 08. 2014

Sıradan Hikayeler-1

Not: Hikayenin de notu olur muymuş demeyin? Baştan eteğimdeki tüm taşları dökeyim de, sonrasında şeyhi uçurmak zaten siz değerli okuyucularımızın ellerinden öper. Birazdan anlatacağım hikayenin sadece son kısmına şahidim. Geri kalanı soğuk bir Anadolu gecesi, sıcacık sobanın üstünde demlenen çayın hatırı ve hatırasıdır. Anneannem bilumum dedikoduları tükettikten sonra, nedense aklına gelmiş, uzun uzun anlatmıştır Deli Ramazanı. Anneanneme gelince, samimiyetine ben kefilim, güvenirliliği ise babasının evliya olması konusunda hafif sarsılmışsa da, annem tarafından kefil olunmakta ve tarafımca yeterli bulunmakta. Evliya meselesi ise anneannem ve kardeşleri arasında, benim ortalığı kızıştırmamdan çıkmakta. Babaları ile anneleri ayrılınca kardeşlerin bir kısmı baba da bir kısmı da annede kalmış. Anne tarafından büyütülen kardeşler babanın uçkur peşinde, teneşirin pakladığı biri olduğunu savunurken, baba tarafından büyütülen kardeşler ise sabahlara kadar Kuran okuduğunu, öldüğü gün çeşitli mucizeler gösterdiğini söylemektedir. Bu kavga hepsinin birleşip bana yönelmesiyle ve benim de sigara arası almam ile sonuçlanırdı. Yani anneannem salahiyeti konusunda ki tek çekincem budur.

Hülya ve Necdet mahallenin aşağısında otururlardı. Aşağı yukarı kavramı, düz ova üzerine kurulmuş İç Anadolu şehirlerinde mahallenin şehir merkezine yakınlığı veya uzaklığını ifade eder. Yoksa ne yokuşla ne de bir ırmakla ayrılmıştır aşağı ile yukarı. Mahalle dediğim delisi, bakkalı, camisi, ayyaşı, esnafı, memuru, yoksulu, zengini, köylüsü, kentlisi ile bir yolun etrafına dizilmiş sıra evlerden oluşur. Necdet Bey doğma büyüme bu mahallede oturmakta, yirmi senedir resmi tatil günlerini ve yıllık izinleri saymazsak memur rolünü oynamaktadır. Liseyi bitirdiğinden ve devleti temsil ettiğinden mahallenin önde gelenlerindendir. Tek dertleri ise çocuklarının olmamasıydı. Ankara’da ki hastanelerden, Konya’da ki cinci hocaya kadar bütün ilim erbablarına başvurup, değişik şekillerde ki hapları kullanıp, adları duyulmamış otları kaynatsalar da en son çareyi kader demekte bulmuşlardı. Necdet ile Hülya iki gün mahalleden kayboldular. Tam teorilerin sonu gelmekteyken ( sabah kahveleri, akşam üstü kapı oturmalarında neler konuşulmamıştı ki; bu sefer Van’da bir türbeye gitmişlerdi, İstanbul’da yeni bir doktorun methini duymuşlar, oraya gitmişlerdi, daha neler neler. En çok Bakkal Mustafa’nın kafası karışmıştı. Kim nerden duyduysa tüp bebekle ilgili bir şeyler gevelemiş, Bakkal Mustafa tüpün bebeğin neresine yerleştiğine kafa yormaya başlamıştı), ellerinde yeni doğmuş bir bebekle dönmüşlerdi. İşin aslı anlaşılıncaya kadar, Bakkal Mustafa her gelen müşterisine yeni bebeği görüp görmediklerini, tüpün neresinde olduğunu sordu. En sonunda tüpün o küçücük bedene yerleşemeyeceğini, gazın çocuğun içine doldurulduğuna kanaat getirmişti ki, Hülya ile Necdet’in fakir köylerden birinden beş çocuklu bir annenin öksüz bebeklerini aldıkları ortaya çıktı.

(daha&helliip;)

Tarih: 27. 08. 2014

Abartılmış Eksiklik

 “Kadınların daha güzel olduğu zamanlar vardır. Gün batımı gibi. Sahil kenarında akşamüstü gibi. Yanağından yağmur damlasıyla süzülen masumiyet, bunu gören gözlerde mahrumiyeti hatırlatır ve mahkumiyeti perçinler. Yazmak istemediğim şeyler var. Korku gibi. Anlattıkça manalar yitecek gibi. ‘Kaybettiğim şeyleri hatırlatma, canım yanıyor’ der gibi. Beni bırak, böyle iyiyim gibi.”

- Eksik bir şey var mı?

- Ben de onu soruyorum deminden beri. Eksik ne lan?

- E..Efendim abi?

- Yav.. Kusura bakma. Bi çay daha getir sen kardeş. Sağolasın.

  Masaya bir şeyler aranır gibi baktığımı görmüş olacak ki böyle bir soru yöneltti eleman. Ne düşündüğümü anlamış olsa ne güzel olurdu halbuki. Oturur, karşılıklı çay içip halleşirdik belki. Eski sevgilisini ya da nişanlısını anlatırdı. Bana sıra gelmesiyle çocuğun beni anladığına pişman olması bir olurdu zannımca. Ocağın başında surat ekşiten mekan sahibini göstererek gitmesi gerektiğini gevelerdi. Gel gelelim Haşim abi öyle biri değildir. Sever beni. Herkese inat. Şu an mekan kalabalık olmasa, kendi çayını da kapıp gelmişti yanıma.

(daha&helliip;)

Tarih: 22. 08. 2014

Yolculuktan Sonrası (Hikayelerin Başlangıç Noktası)

1470031_10152921483423986_6068964981376757289_n

-“Gelmekte hâlâ kararsızdı. Otobüste hep “keşke gelmeseydim” diyordu. Ben de kulağına eğilerek ona gelecek adına bir söz verdim. İkna oldu şimdilik. İşte böyle Adem’in hikayesi de…” dedi Nusret.

Beyza, sildi gözlerinden akan yaşları.  Beyza ki; simsiyah gecelerin karanlığı olan gözlerinde bir aydınlık taşır. Simsiyah gözlerinden akan her bir damla yaş, bu sebeple Nusret’in gönlünde yanan kandildir.

-“Çok acı hem de çok. Nasıl dayanabiliyor ki? Kendimi onun yerine koymak bir kenara, hikâyesinde kendimden bir şey dahi bulamıyorum…” dedi Beyza.

-“Bulamaman normal. İnsanlar benzer acılar yaşadığı sürece, kendilerine anlatılan acılardan bir yer bulabilirler. Olaylar farklı olsa dahi acının imzası aynı olduğu sürece insanlar kendilerine bir yer bulacak o acılarda.”

-“Haklısın galiba. Biliyor musun…” dedi Beyza, lafını yarıda bıraktı ve başını camdan tarafa doğru çevirdi.

-“Neyi biliyor muyum Beyza?” (daha&helliip;)

Tarih: 18. 08. 2014

Daha Daha Ne Var?

”Bir kimse aritmetik, geometri, astronomi ve müzik’ten yoksun olursa, nicelik ve niteliğe ait bilgiden de yoksun olur. Nicelik, nitelik ve cevher bilgisinden yoksun olan ise felsefe bilgisinden yoksun sayılır”
Kindi

Daha daha ne var?

Çalışma saatlerimiz ile ofis saatlerimiz artık aynı değil. İnterneti olan her evde bir bankacı var. Herkes vergisini bir güzel hesaplıyor ve en güzel yemek tariflerini para vermeden indirebiliyor. Birey, daha fazla tüketmek istediği için daha fazla üretmeli temaşası. Çalışma hayatımızın özel hayatımıza taşkınlığı, baskınlığı da bu yüzdendir. Daha fazla tüketmek için üretmelisin…

- Ne yemek var?
- Balık Çorbası
- Başka?
- Bamya
- Başka?
- Et haşlama
- Başka?
- Fırında makarna
- Başka?
- Henüz ölmüş hayvan leşi üzerine jelibon kavurma!

Senin istediğin- beklediğin, lezzetli bir yemek, güzel bir sunum, güzel kokular değil. Daha başkası, daha fazlası, (n) sayıdaki alternatifi… (daha&helliip;)

Tarih: 17. 08. 2014

Ne Olur Yanıma Otur

Ferhat Armut, Ballad No.1 ”Seni Tembelce Sevmek’

Ne hallere düştük?
Bulutların yırtık bağrından dökülen,
Mor renkli korluklar gibi.
Yüzler gölge gölge,
Kimseler mutlu değil!
Anılar zeytinyağı…
En kötü ihtimal ise,
Yeni girmiş gösterime.
Rüyaları da anladım,
Bunca ömür, illiyet kurmak için. (daha&helliip;)

Tarih: 28. 07. 2014

Ellerin Kalsın…

suriye3

Omzuma dokunuyor kesik ellerin
Çekme ellerini
Ama anla beni, içim titriyor.
Hızla yüzümüze çarpacak bir kapı
Anla artık
Şimdi kapıları sadece rüzgârlar açıyor.
Hadi girelim içeri
Dur, ellerin omzumda kalsın
Üşürsem onları tutarım hem
Takılma sen dediklerime
Ellerinle gülerim ben her dem

Kapandı işte kapılar
Ellerin omzumda, sen yanımda
Aslında çok uzağımda
Gelme ihtimalin ölüm gibi gerçek
Bilinmezliğin verdiği bir korku asılı hücrelerimde
Gönlüme ne zaman basacağına bir vakit tayin et
Umutlarla dokulu bir halı sereyim adımlarına
Benim coğrafyamda umut karaborsa (daha&helliip;)

Tarih: 18. 07. 2014

Yolculuğa Başlangıç….

1470031_10152921483423986_6068964981376757289_n

Mavzeri dayamıştı ağzına. Sıcak bir gece, hafif yaz esintisi. Yaz akşamlarına münhasır böcek sesleri vardı sadece. Eli titriyordu. Babasının mezarı başında, sadece bir işaret bekliyordu kendisini bu süreçten kurtaracak. İki damla yaş aktı gözlerinden. Sevdiği kızı düşündü. Ve onun cansız bedenini. Derin bir nefes aldı, ağzında mavzer. “Bitsin ulan” diye geçirdi içinden. Kapadı gözlerini. Bir sure okumak istedi. Ama cami hocası demişti ona; intiharın büyük bir günah olduğunu. Kur’an’ı o anda hatmetse faydasızdı, biliyordu. Zaten Kur’an’dan bildiği tek şey de besmeleydi. Sımsıkı kapattı gözünü, yaşlar çoğaldı. Ölüp giderken bir mavzere tutunmak, ölüme tutunmaktı. Ama yine de bir şeylere tutunmak istiyordu. “Bismillahirrahmanirrahim” dedi ve bir ses…

-Adeeeemm, Adeeemmm  kardeşimmm

Mavzeri çıkardı ağzından. Tükürdü damağındaki pasın tadını. Sessizce “Nusret, gardaşım” diye fısıldadı.

-Adem Allah aşkı için dur.

-Yanaşma Nusret, öte dur. (Adem’in iç sesi; gel ulan Nusret, gel de al şu namussuzu elimden)

-Ayıp ulan ayıp. Nereye gidiyorsun lan ödlek insanlar gibi. Ne yaşadın ki böyle it gibi ölmeyi dileyecek. Köyünü, insanlarını bırakacak ne yaşadın… (daha&helliip;)

Tarih: 03. 07. 2014