Son Yazılar

Ben, Kendim ve Muzaffer

 

-Muzaffer

-Efendim abi

-Sigaram bitiyor çay yetiştir

-Hemen abi

Muzaffer yirmidört yaşında, babayiğit ama ağır başlı, sessiz bir çocuk. En yakın arkadaşımın oğlu. Babası Kenan ile hukukumuz sağ sol mevzusu kadar eski. Muzaffer’e rağmen terk etti bu dünyayı lüzumsuz. Dokuz yaşındaydı o sıralar. Annesi Süheyla’yı evlendikleri günden beri sevememiştim. Haksız çıkmak isterdim ama iki yıl sonra ne idüğü belirsiz bi adamla kaçtı. Güç bela velayetini aldım. Şimdi nasıl bilmiyorum ama o zamanlar çocuk esirgeme kurumuna pek güven olmazdı. Önyargılıydım anlayacağınız. Azılı haydut yetiştiriyor sanırdım. Yine de iyi mi ettim kötü mü ettim bilemedim.

Babadan kalma bakkal dükkanım el verdiğince en iyi imkanları sunmaya çalıştım. Öyle özel okullar, kolejler olmasa da sordum soruşturdum, en güvenilir hocalara emanet etmeye çalıştım. Ortaokulda yeni matematik hocası tokat atmış. Cinlerim tepeme bindi. Eski zamanlar gibi çıkış saatini bekledim. Arabasına binmeden evvel sağlam bir yumruk çaktım şerefsize. Kim olduğumu söylemedim. Her hangi bir öğrencinin babası veya hamisi olabilirdim. Tüm öğrencilerinden çekinecek, hiç birine dokunamayacaktı. (daha&helliip;)

Tarih: 15. 09. 2014

Göğü Geride Bıraktık

10706479_10153189306078986_674989550_n


Kaldırın şu mısraları yerden
Takılıp, yüzüstü seveceğim
Pardon, düşeceğim.
Bileğimizden gayri her yerimiz yara zaten.
Şarkıları da dağıtmışsınız etrafa, toplayın hepsini,
Birimizin bir yerine batacak.
Bir yerimiz ki, çoktan söktük onu,
Sonra sıktık, ıslak bir bezi sıkar gibi,
Ne kadar umut varsa doldurduk kovalara
Ve bütün kovaları gemiye yükledik.
Bütün gayemiz gemiyi batırmak.
Hiçbir yere umut götürmeyeceğiz

***
Çünkü bize bir jilet lazım
Hammaddesi umut yüklü batık bir gemi olan
Çektik jiletleri
Ve kestik bileklerimizi
Bir zehri boşaltır gibi
Boşalttık damarlarımızdaki devleti…. (daha&helliip;)

Tarih: 15. 09. 2014

Psişik Mevzuular 39, “ Senin de Başın Dönüyor mu? “

IMAG051120140823_161600

Sosyal Mesaj: “ Eskiden ceplerinden çıkardıkları dikdörtgen kutucuklara bakarak gülen yahut küfür eden insanlar görmezdik. Postmodernizmin getirdiği ontolojik şaşkınlık bi’çok şey gibi muhataplarımızın da gerçekliğini emdi, bitirdi. Şaşkınlar ordusuyuz artık. Ne şikâyetçiyiz ne de memnun. Sadece ruhsuz, kararsız ve kutucukların içine sığdırmaya çalıştığımız hayatlarımıza asılıp kalmışız…  Ama siz yine de gülümseyin; bu sefer panoramik çekiyorum: Çıksımmm Çıksımmm Çıksımmm…”

 

 

Hiç te iç açıcı olmayan sebeplerle hicretimizi gerçekleştirmiş, Ensarlara ısınma turları atıyordum o zamanlar. Sürttüğüm sokaklarda gözümün değdiği; kiremidi kırılmış her çatı, boyası dökülmüş her duvar, mecali kalmamış her direk, son nefesini bi’türlü verememiş dumanı hala tüten her sigara izmariti, “ağzındaki süt kokusu buraya kadar geliyor. Vahşileşmeye müsait tarafını geliştirmezsen boku yersin” diyordu. Olan işte o sıralar oldu. Sınıfta kalmaktan başı, incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden ötürü gözü dönen biri olup çıkmıştım. Hayatın verdiği dersi çabucak kapıyordum. Bu, semt şartlarında sevindirici bi’gelişmeydi. Koca Herif’le çatı tepelerinde güneşlenmekten marsık gibi kararmışlığımı saymıyorum bile. Tamam, esmer olmasına esmerdim zaten fakat kendimi artık gerçek bi’zenci gibi hissediyordum, madden ve manen. Her insanın hayatında hiçbir şeyin yolunda gitmediği dönemler vardır. Fakat bi’yere yahut bi’noktaya kadar sürer bu. Senin yapman gereken ise, uyanık olup o yer yahut o noktayı ıskalamamaktır. Ben ıskalamadım. Iskalamasına rağmen bi’itek Paynır fark etti ıskalamadığımı. Paynır son derece arif, bi’okadar da ruhani adamdır çünkü. Öyle olmasa, Vericilerin altında ve ağlamanın bi’adım gerisinde durduğumuz zamanlarda bile sabahlara kadar tek kelime etmeden ve hiç esnemeden oturulamazdı.

Lakabını Piooner marka teyplerin hastası aynı zamanda hasta bakıcısı olmasından alırdı. Herhangi bi’Piooner’ı görmesi dikkatini dağıtır, sesini duyması ise un ufak ederdi. Abisi Hasan. Oto Faresi Hasan. Zamanın moda mesleğinin erbabıydı. Sadece geceleri işe çıkar, Paynır’ın hastası ve aynı zamanda hasta bakıcısı olduğu bu marka teypleri patlatır, güzel paraya okuturdu. Bi’nevi –ekmeğimizdeyiz- durumlarındaydı yani. Hüseyin, sırf bu zaafı nedeniyle Hasan’ın hilkaten yardımcısı sayılırdı. Bu, Oto Faresi Hasan’ın küçük kardeşi Paynır Hüseyin’di.

Bi’biranın nakavt ettiği, yardım ve yataklıkta çığır açmakla birlikte olay yapmadan duramayan, Kosma’nın Jeremy’si, Kazancakis’in Zorba’sı, dalgınlığımın ve dahi durgunluğumun sebebini tek bi’bakışla anlayabilen insan evladı, gelmiş geçmiş en büyük ikinci hayal kırıklığı, adamın hammaddesi Hüseyin benim Paynır Hüseyin’imdi.

(daha&helliip;)

Tarih: 04. 09. 2014

Seni Seviyorum Dememek İçin- 2

papatya

Senin boşluğa verdiğin nefesi,
Ben çekeyim ciğerlerime.
Aynı cümleleri kuralım, aynı anda.
Yaradandan bir yansıma.
Ne çok söylerim ismini,
Çınlasın kulakların,
O siyah beyaz fotoğraftaki gibi
Abartılı bir şekilde düşün beni!

Alabildiğince boşluk var,
Ortasında bir beton duvar.
Sırtımı yaslamışken,
”Bana da öyle bakar mısın?”
Bakmam mı? retinam!
Gölgesi kaç kere üzerime yıkıldı?
Haberin yoktu ama,
Kaç kere buz gibi sırtıma yapıştı?

Karanlığın bir ton açık gecesi,
Yanmış karamel gibi olmuşken,
Kalbimin güneş görmeyen yerleri.
Kreması fazla kaçmış,
Sözleri kör eden inatlarımda ise
Daha bir inat olmadan,
Örnek almalıydım kendime kedigilleri.

Sen ise naif bir keman taksimi,
Küçük kızarmış ekmek, üzerinde hardal.
Şehrinde mecazdan parmaklık,
Senin ve benim ötemde verilebiliyor karar.
Yalnız yıkılsa da gölgesi boşluktaki duvarın,
Düşmez üstüme senin bana düştüğün kadar.

Önüme koyduğun sevimli porselen,
Elinden içtiğim bir fincan çay,
Kavanozda yanan, bitmeyen mum,
Akort tutmayan basit bir gitar.
İleride de her zaman sen,
Geride ise tehlikeli papatyalar…

Tarih: 31. 08. 2014

Rüzgar

IMG_0120Belki de yazamayışımın nedeni ilk cümleyi kurup da bir türlü başlayamamamdır. Bir başlasam ardı arkası kesilmeyecek belki sözcüklerimin ama… Bir hikayemin olabilmesi için önce başlamam gerektiğini hatırlatıyorum kendime. Olsun, bu sefer başlangıcı olmadan yazacağım. Başını ben de bilmiyorum. Sonunu zaten kimse bilmiyor. En son ne zaman başladığımı hatırlamıyorum. En son ne zaman sona erdirdiğimi de. Ben yaşamıyorum, öylece geçip gidiyorum… Hep gidiyorum. Ama varamıyorum. Geçip gittiğimi görenler yaşadığımı düşünüyorlar belki. Bilmiyorlar ki; bir hikayem yok. Edinmeye çalıştığım yarım hikayelerle yüreğim yamanmıyor… Rüzgarı kendime ad olarak bellediğim gün, ben bile farkında değildim kuytularıma sığınmış aidiyetsizlik hissinin. (daha&helliip;)

Tarih: 30. 08. 2014

Sol Koluma Saplanan Şarapneller-1

417188_208748989226460_1938204504_n

Yağmur yoktu. Dolunay da yoktu. Sıradan bir akşamdı. Her otobüste yerim aynıydı ve ben yine yerime oturmuş kitabımı okuyordum. Karanlıkta görebileceğim yer sadece ışığın yöneldiği yer olacağından, yerim hep koridor tarafıydı. Böylelikle yolu izleyebiliyordum. Yan koltukta bir bayan yanı boştu. Hepimiz hareket için o boş yerin sahibi olan münasebetsiz bayan yolcunun gelmesini bekliyorduk. Aslında ben beklemiyordum, sadece kitabımı okuyordum. Sonra otobüse, kalabalıkta söylenmenin verdiği cesaretlerle çıkan “cık cık” homurdanmalarıyla biri bindi. Aslında halimden bir şikâyetim yoktu. Çünkü geç kalma telaşı yaşayacağım bir sebebim yoktu. Ama yine de kızmıştım bu bekletilmeye. “Kim bu münasebetsiz” diye iç geçirerek kaldırdım kafamı, sonra geri indirdim. Tekrar baktım, tekrar yönümü çevirdim. Asıl münasebetsizliği, O’na bakarak yapmıştım. Kitabımı okuyayım dedim ama yine O. Sanki çıplak gözle kaynağa bakmıştım da her yerde aynı parıltıyı görüyordum. Göz göze geldiğim için özür dilemem gerekiyordu. Yok yok… O benden özür dilesin. “Bu gözlerle sadece yere bakılmalı, yasak ulan kesici, delici yahut ateşli silah taşımak. Sen nasıl da gözünü gözüme değdirirsin.”  demeliydim O’na….

Bitmedi yol… Bitmesin de zaten. Kitap da bitmedi. Bir şeyler söylemeliydim. Ya O’na haddini bildirecek bir şeyler söylemeli yada yalvarmalıydım. Ortası yok. Sonu kuvvetle muhtemel var. Başını anlattım zaten. Böyle adını falan sormak gibi değil. Kitabın ortasından bir şeyler söylemeli ve hemen akabinde yakmalıydım kitabı. (daha&helliip;)

Tarih: 30. 08. 2014

Sıradan Hikayeler-1

Not: Hikayenin de notu olur muymuş demeyin? Baştan eteğimdeki tüm taşları dökeyim de, sonrasında şeyhi uçurmak zaten siz değerli okuyucularımızın ellerinden öper. Birazdan anlatacağım hikayenin sadece son kısmına şahidim. Geri kalanı soğuk bir Anadolu gecesi, sıcacık sobanın üstünde demlenen çayın hatırı ve hatırasıdır. Anneannem bilumum dedikoduları tükettikten sonra, nedense aklına gelmiş, uzun uzun anlatmıştır Deli Ramazanı. Anneanneme gelince, samimiyetine ben kefilim, güvenirliliği ise babasının evliya olması konusunda hafif sarsılmışsa da, annem tarafından kefil olunmakta ve tarafımca yeterli bulunmakta. Evliya meselesi ise anneannem ve kardeşleri arasında, benim ortalığı kızıştırmamdan çıkmakta. Babaları ile anneleri ayrılınca kardeşlerin bir kısmı baba da bir kısmı da annede kalmış. Anne tarafından büyütülen kardeşler babanın uçkur peşinde, teneşirin pakladığı biri olduğunu savunurken, baba tarafından büyütülen kardeşler ise sabahlara kadar Kuran okuduğunu, öldüğü gün çeşitli mucizeler gösterdiğini söylemektedir. Bu kavga hepsinin birleşip bana yönelmesiyle ve benim de sigara arası almam ile sonuçlanırdı. Yani anneannem salahiyeti konusunda ki tek çekincem budur.

Hülya ve Necdet mahallenin aşağısında otururlardı. Aşağı yukarı kavramı, düz ova üzerine kurulmuş İç Anadolu şehirlerinde mahallenin şehir merkezine yakınlığı veya uzaklığını ifade eder. Yoksa ne yokuşla ne de bir ırmakla ayrılmıştır aşağı ile yukarı. Mahalle dediğim delisi, bakkalı, camisi, ayyaşı, esnafı, memuru, yoksulu, zengini, köylüsü, kentlisi ile bir yolun etrafına dizilmiş sıra evlerden oluşur. Necdet Bey doğma büyüme bu mahallede oturmakta, yirmi senedir resmi tatil günlerini ve yıllık izinleri saymazsak memur rolünü oynamaktadır. Liseyi bitirdiğinden ve devleti temsil ettiğinden mahallenin önde gelenlerindendir. Tek dertleri ise çocuklarının olmamasıydı. Ankara’da ki hastanelerden, Konya’da ki cinci hocaya kadar bütün ilim erbablarına başvurup, değişik şekillerde ki hapları kullanıp, adları duyulmamış otları kaynatsalar da en son çareyi kader demekte bulmuşlardı. Necdet ile Hülya iki gün mahalleden kayboldular. Tam teorilerin sonu gelmekteyken ( sabah kahveleri, akşam üstü kapı oturmalarında neler konuşulmamıştı ki; bu sefer Van’da bir türbeye gitmişlerdi, İstanbul’da yeni bir doktorun methini duymuşlar, oraya gitmişlerdi, daha neler neler. En çok Bakkal Mustafa’nın kafası karışmıştı. Kim nerden duyduysa tüp bebekle ilgili bir şeyler gevelemiş, Bakkal Mustafa tüpün bebeğin neresine yerleştiğine kafa yormaya başlamıştı), ellerinde yeni doğmuş bir bebekle dönmüşlerdi. İşin aslı anlaşılıncaya kadar, Bakkal Mustafa her gelen müşterisine yeni bebeği görüp görmediklerini, tüpün neresinde olduğunu sordu. En sonunda tüpün o küçücük bedene yerleşemeyeceğini, gazın çocuğun içine doldurulduğuna kanaat getirmişti ki, Hülya ile Necdet’in fakir köylerden birinden beş çocuklu bir annenin öksüz bebeklerini aldıkları ortaya çıktı.

(daha&helliip;)

Tarih: 27. 08. 2014

Abartılmış Eksiklik

 “Kadınların daha güzel olduğu zamanlar vardır. Gün batımı gibi. Sahil kenarında akşamüstü gibi. Yanağından yağmur damlasıyla süzülen masumiyet, bunu gören gözlerde mahrumiyeti hatırlatır ve mahkumiyeti perçinler. Yazmak istemediğim şeyler var. Korku gibi. Anlattıkça manalar yitecek gibi. ‘Kaybettiğim şeyleri hatırlatma, canım yanıyor’ der gibi. Beni bırak, böyle iyiyim gibi.”

- Eksik bir şey var mı?

- Ben de onu soruyorum deminden beri. Eksik ne lan?

- E..Efendim abi?

- Yav.. Kusura bakma. Bi çay daha getir sen kardeş. Sağolasın.

  Masaya bir şeyler aranır gibi baktığımı görmüş olacak ki böyle bir soru yöneltti eleman. Ne düşündüğümü anlamış olsa ne güzel olurdu halbuki. Oturur, karşılıklı çay içip halleşirdik belki. Eski sevgilisini ya da nişanlısını anlatırdı. Bana sıra gelmesiyle çocuğun beni anladığına pişman olması bir olurdu zannımca. Ocağın başında surat ekşiten mekan sahibini göstererek gitmesi gerektiğini gevelerdi. Gel gelelim Haşim abi öyle biri değildir. Sever beni. Herkese inat. Şu an mekan kalabalık olmasa, kendi çayını da kapıp gelmişti yanıma.

(daha&helliip;)

Tarih: 22. 08. 2014