Son Yazılar

‘KES TRAŞI!’

(*)Bir Moriori: “(Maoriler) bizi koyun gibi boğazlamaya başladılar…Çok korkmuştuk, çalılıkların arasına kaçtık, yerin altındaki oyuklara, düşmanın elinden kurtulmak için nereyi bulursak oraya saklandık. Saklanmanın hiçbir yararı yoktu; bizi bulup öldürüyorlardı -erkek, kadın, çocuk demeden.”

Bir Maori: “Göreneklerimize göre el koyduk ve herkesi yakaladık. Tek bir kişi bile kaçamadı. Bazıları bizden kaçtı, onları öldürdük, ötekileri de öldürdük, -n’olmuş yani? Bizim göreneğimiz buydu.”

İçerik

1-Marjinal bilinen bir fikir mi insanı kriminalize eder yoksa kriminalize tiplerin mi fikirleri marjinal bilinegelir, işte bunu bir türlü, tam analiz edemem. Yine de şöyle iyi bir tarafı var olmanın paramparça; kimseye bir kırgınlığın kalmıyor, hemen hemen hiç kimseye ya da: kendi kendinden başka. Bu kırılınış galiba dünyanın geometrisine muteallık. Niyedir bilmem; alçalan ve yükselen herşey bana dikotomik gelir, ilerleyen şeylerse diyalektik. Dediğim gibi, niyedir bilmem, enlilik-dualitik ve “üzüntü bilig”. Hal o ki, üzülmezdik. Bir de kötümserdik üstelik ama üzülmezdik. Onun yerine içimizde çok ağır bir kütle kımıldardı. Gaye; daha bir alımlanırdı, beyaz bir atın üstünde, gaye sadece saçlarıyla örtünen bir bakire…Zoraki yaşamazdık amma ölürdük seve seve. Kolayca ölürdük hem de biteviye. Kolaydı gülistan ve güllük, o kadar kolaydı ki ölümsüzlük, erinirdik hayata, yaşamaktan yerinirdik de. Gülerdik yumruklarımız sıkılı, sesimiz kısılmış, diken dikene. Ağlardık ağlamasına, umardık ki kurumadan silinir elbet. Yüzümüz leke tutar, alnımız kir gösterir gelmezdi. Kırılır sanırdık bükülmeden boynumuz, kararmak ensemizin ne haddine! Her şafakta, kendi suratımızı asardık, daha kesmeden, tertemiz, pempeleşirdi bileklerimiz. Edep, boyun damarlarımızda kasılı kalmış bir remiz… Bir yerimiz var mı diye sormazdık, her yer yöremizdi. Geldi mi göresimiz bir taşın altını, önce üstüne çıkardık. Engellenemezdik ya; istinad duvarlarımızı yıkardık. Korkardık. Ben korkardım yani; güneş açsa, saatler bir saat geri alınsa, karşıma bir güneş saati çıksa, bir göz tebessüm etse bana, korkardım. Ne kuşlardan küçüktüm ne de hacılar yatmazdı. Ne kadar da manasız, hacılar niçin yatmasın? Hacılar yatmalı elbette, kimse hacıların yatmayacağını iddia etmeye kalkışamaz, hacılara söyleyin hemen şu an yatsınlar, hacılar yatmak zorunda ve daha bir süre kalkmayacaklar da! Hacılar yatmalı ve şeytanlar taşlanmalı, anlaşıldı mı, bu böyle! Hatta hacılar yatarken bile şeytanlar taşlanmalı. Bu işi biz üzerimize alacağız, obuslerle, uçaklarla, gemilerle taş atacağız. Taş manyağı yapacağız onları! Manyak demişken; İstemi Han Rumlara Manyak adında bir elçi göndermiş, davranışlarını -nasıl demeli- biraz manyak bulmuş olmalılar… Evet, siz de benim düşündüğümü mü düşünüyorsunuz? Kusura bakmayın, eğer obuslerin taş atıp atamayacağını düşünmediyseniz aynı şeyi düşünmüyorduk demektir. Sonuç olarak hacılar yatmalı ve şeytanlar taşlanmalı (bunda mutabıkız sanıyorum), ve taşlanıyorken bir insan en azından şeytan kadar dik durmalı!

2- Bir berber bir berbere… Niçin berberlerde bu kadar çok ayna mevcut? Duvar kağıdı niyetine ayna kullananlar bile var. Eğer bir fonksiyon mevzubahis olsaydı çok daha az bir miktarın yeteceği açık. Hatta bir dükkan için bir adet bile, nihai kırpılmışlığı yansıtmaya kifayet eder. Yok eğer sanatkarın aynalarca desteklendiğini, bu kadar çok ayna ile daha rahat meslek icra edildiğini iddia edersek berberlerin, eğer makasın ucuna bakmıyorlarsa, niçin genelde televizyona baktıklarını da izah etmek zorunda kalırız. Bu kadar ince düşünceli zadiglik yeter; şol aynalarda bir iş var? Bu problemde A şehrinden B şehrine doğru giden araba, ayna olmayacaktı da ya ne olacaktı mefhum-u muhalifi olsun. Ve B şehrinden A şehrine giden araba da aynalar müşteriler içindir mefhumu olsun. Soru şu: bir traş kaç saat sürer?

3- Bisiklet hakkında bilinmesi elzem olanlar:

a) Bisiklet yalnızca ileri gidebilen bir şey olmakla beraber pozitivist değildir çünkü geri götürülebilir.

b) Hiçbir bisiklet yeterince erken alınmamıştır.

c) Aslında bisikletlerin cinsiyeti yoktur; fakat bisikletsel cinsiyet diye bir atıf vardır. Bu durum bisiklet olgusunun değil toplumsal cinsiyet kavramının bir alt başlığıdır.

d) Vitesli bisikletlerin vitessizlere, çok viteslilerin de az viteslilere bir senyorajından bahsedilemez. Zira pedal pedaldır. Bisiklet sınıflaştıracaksa da ancak bir/1 sınıf yaratacaktır.

e) Duran bir bisiklet yürüyen bir ilişkiden hayırlıdır. Ne de olsa ya kimseyi yormayacak ya da kimseyi olduğundan daha geriye götürmeyecektir.

f) Bisiklet sizi ellerinizi bırakmaya teşvik etmez, elleriniz sizi bisikleti bırakmaya tahrik eder.

g) Bisiklet göstermektedir ki kendi ekseni etrafından dönen her iki şey uygun bir bağ ile bağlandığında yeterince ileriye gidebilir; iki tekerlek, iki semazen, iki gezegen, vd.

h) Bisikletin koltuğu rahatsız bir koltuktur. Hadi ama; hemen daima bir sulukla bir salak arasında kalan ne biraz rahatsız olmaz ki…

Öyleyse denilebilir ki bisiklet; kendimizden geriye kalanı kendimizden ileriye götürmek için sür(dür)düğümüz bir şeydir. Bu tanımda, bisiklet kelimesi yerine kullanılabilecek o kadar çok kelime var ki… Etrafımızda niye bu kadar çok zincir var, anlar gibi oluyor insan.

4- Cevaba gelecek olursak. Bir kişinin, hür iradesiyle, ne vaziyette olduğunu ve hangi muhtemel hale vasıl olacağını bile bile, neredeyse tamamen edilgen olduğu bir sürece, bu sefer daha iyi olacak lan umudunu da her sefer derununda taşıyarak ve üstüne para vererek katılımında, itiraz etmemesinin kurucu unsuru her an kendini seyretme imkanına sahip olmasıdır. Sıkıldım diyemez, bu nasıl bir tip ya diyemez, ben buna bakmak zorunda mıyım hiç diyemez. Zira; seyrettiği kendisidir. Ve bu herkes için böyledir. Herkes o koltuğa aynı öncüllerle oturur, herkesin özgün bir yüzü vardır fakat seyir kapanının özgül ağırlığı öylesine hafiftir ki ele avuca gelmeden uçar gider. Kendi zihnimizde de, kendi hafızamız ve hatıratımızda da benzeri bir seyir vardır. ‘Kırgınlık (bkz: md1)’, “Seyretmek kendi kırgın aksimi” filan işte… Yani traşın ne kadar süreceğini aynaya ne kadar bakabileceğimiz belirler. Mesela siz ne kadarlık bir zaman zarfından -kes traşı! dersiniz veya demek zorunda kalırsınız, işte cevap budur.

5- Elbette ki; traştan sonra bisiklet sürülmeli. Bu çok önemlidir.

6- Yine de çok az insan berbere bisikletle gelir, nasip…

 

 

 

[*: Tüfek, Mikrop ve Çelik. J Diamond. shf54]

Tarih: 04. 01. 2015

Psişik Mevzuular 40, ” Ben Virgül Bu da Sevgilim Sokak “


,ABD’de kolej kampüslerinin açık pencerelerinden, “ Em, dedim sana, em onu! –üflemek sadece içindekini dışa vurmaktır! “ sesi duyulur.

“ Belki kötü bi’haber verildi. Belki bi’haber kötü verildi.” dese de İsmet Özel, kötü haberin kötü verilişiydi yaşadığı o gece. Oysa kötü, kötünün kötüsüyle kıyaslandığında normale dönerdi. Dönemedi aksine son derece gergindi. Sanki bi’yerlerde birilerinin başladığı geri sayım henüz bitmemişti. Hissedilen geri sayım hatrı sayılır gerilim yaratır. Gergindi, geceydi, yürüyordu ve içini ve dışını aydınlatacak bi’ışığa ihtiyaç duyuyordu. Dışının ihtiyaç duyduğu ışığı O temin etti yine O’na. (kim bilir, belki de içinin ihtiyaç duyduğu ışığı yine O temin edecekti O’na) Durdu ve adeta silah gibi çıkarttı zırva defterini…

,,

“Kendini noktalama işaretlerinden birine benzetecek olsa, şüphesiz virgül olurdu bu. Hiç bi’şeyin başında ve sonunda yer alacak kadar şanslı olamadı çünkü. Hep ortada kaldı; hep oraya yakıştı yahut yakıştırıldı. Virgül gibi… Kimse törpülemedi de O’nun nokta olmasını engelleyen ince eğriliğini. Öyle arada kaldı, öyle kambur, öyle önemsiz, ” yazdı. Neden sonra, ellerini eşit şekilde dağıtıp ceplerine; yürüdüğünü unutana kadar yürüdü,

Nankörlüktü ettiği. Çünkü Sokak O’nu hep önemsedi.

Tanışıklıkları eskiye dayanırdı. Her yanı ve yönüyle trajikomik bi’hal almaya başlayan yetişkinlik( kaybetmenin alışkanlık halini aldığı dönemler) dönemlerini de bi tek O sabırla seyretti; kâh haylazlıkla kâh bencillikle, çoğu zaman ise abartıya kaçan şımarıklıklarla doldurduğu çocukluk hallerini de bi tek O anlayışla karşıladı. Belki de O bunu hak edenlerden değildi ama O, O’nunla hep ilgilendi. Hiç burun kıvırmadı O’na, hiç yüz çevirmedi. O’nu boş sözlerle oyalamadı. Bi’rüya sessizliğini hep korudu ama daima konuştu O’nunla. O hiç anlatmadığı halde anladı O’nu. En önemlisi de ne zaman kendini gerçeğin ve zamanın dışına atılmış gibi hissetse O’na ilk kucak açan O oldu. İnkâr edemezdi, O’na karşı hep cömert ve hoşgörülüydü. Şefkat duygusu tüketilmemiş anne gibi,

Acının çekilecek bi’duygu değil, düşürülmesi gereken bi’kale olduğunu bildirmedi mi kulaklarını kırılacak malzeme hale getiren soğukluktaki rüzgârla. Sahibi olduğu tek mezarın başında put gibi durduğunda O’na talihinin bi’taraftan gülen ve bi’taraftan ağlayan yüzüne karşı kayıtsız ve ifadesiz bi’yüzle bakabileceğini ama yine de ondan kaçamayacağını örnekleriyle beraber göstermedi mi? İlgisini kesti ve başına üşüşen bütün saçmalıklar bıçakla kesilir gibi toz olmadılar mı? Kaybettiği devam fikrini O’na O kazandırmadı mı?

“ Başladığınla bitirdiğin her zaman aynı şey olmayabilir. “ demişti bi’keresinde O’na. Ölmek için gittiği o tepeden düşkün omuzlarıyla aşağı inerken kürek kemiklerinin arasına sızan yaşama sevincini fark etmesini kim sağladı? Kazanmanın zaaflarını, kaybetmenin kazanımlarını etinden et koparmak pahasına O sokmadı mı O’nun o kalın kafasına. Gece Yarısı Çocuklarında okumuştu hani: “ Nasıl dönüleceğini bilmiyorsan sakın kaybolma! ” Bugüne kadar kaybolmadı. Çünkü O, O’nu bi’an dahi yalnız bırakmadı. Nasıl dönüleceğini bıkmadan usanmadan anlattı, yol gösterdi. Her türlü duyusal aldatıcılıktan arındırılmış cayroskop pusula gibi,

Gerçekliğini sarsan kadınları da, hayallerinden mikrop kaptığı insanları da o tanıştırmadı mı O’nunla? Hayatını alt üst eden olayların O’nun olmadığı bi’yerlerde patlak verdiği bilgisinin O’nda mevcut olduğunu ama bunun olayların üzerine gitme gücünü vermeyeceğini O söylemedi mi? Tadında bırakmak şartıyla tadını çıkarmadığın hiç bi’şey kalmamalı aklını kim verdi O’na?

(daha&helliip;)

Tarih: 27. 12. 2014

Gömülü Beklemek…

images (2)

 

Kalbimden alnıma dayadığım bu merdiven,
Rahat inebilsin diye bütün beklediklerim.
Gömdüğümüz “beklemek”lerin yeri belli olsun diye
Alnımızdaki bu kırışıklıklar.
Ve kırışıklarımdan kelâmıma gizli bir geçittir öfkem.

Öfkem, sözlerimin medhâli…
Aklıma gelmeyen bir cümle.
En çok susmak iz bırakır,
Ki; bu sükûtu, o izlerden tanırım ben.
Sükût ile boğuyoruz getirdiğimiz cinneti.
Öfkelenmemiz gereken günleri öfkelenmeden geçiriyoruz.
İçimizdeki ağaca farkında olmadan “keşke”yi kazıyarak,
Aslında çok arayacağımız günlerden geçiyoruz. (daha&helliip;)

Tarih: 20. 12. 2014

“MARABA TELEVOLE”

jacques_bertaux_1793_

 

 

“Şey, şey diyorum işte, anla;
dile gelmiyor her şey…”
Abdulkadir Geylani

1- Bu’rada özgür irademle bulunmuyorum; yine de bu’na maruz kalmak bu’ndan mazur olmayı iktiza veya ihtiva etmez. Bu’yu teşmil edebilirsiniz. Herkesin bir okurluk borcu olsa da eminim bana değildir ve olmayacaktır. Okur ile yazar arasındaki münasebet geniş bir zamanı ihata ediyorsa genişe de zamana da havi olmadığımı belirtmek isterim. Rolleri anlamak hususunda rol yapabilemeyeceğim mübecceldir. Tüm bunlar, ki bu’yu teşmil edebileceğinizi tekrar ederim, yerli ama yurtsuz şeyler olmak bakımından yeri yurdu olan, olmayan ve yeri olmayıp yurdu olan şeylerden, kategorik olmak müstesna, tabiatiyle farklıdırlar. Sizi bir role, bir rolü size, kendimi de ne size ne de role müncer kılmak işime gelmez. Siz rolde, rol sizde, ben hem sizde hem rolde yakışık alabilirim; bu ihtimal dahilindedir. Ne var ki bu’yu teşmil etmiştik ya da kısaca: ne ihtimal dahilinde değil ki? Düzlemimizde benden biraz daha zeki olanlar mezkur soruya ihtimal cevabını vermekte zorluk çekmeyeceklerdir. Onların nezdinde ihtimal zatı itibariyle bir ihtimal değildir çünkü kesinlik bile muhtemel olanın bir derecesidir, işte onların hepsine birden ihtimal denir. Daha da zeki olanlar ne’nin ihtimal dahilinden olmadığını iddia edeceklerdir. Zira onlara göre ne’nin eylemi tetiklediğinde mutlaka bir sükun bulacak ve bulduğu sükunsa mutlaka bir sabite ifade dedecektir. Sabite, ihtimalin neshi bakımından faydalıdır. Dolayısıyla ne, kendisi için de işe yarar. Ne nedir’in eylemi tetiklendiğinde ne’yin ne olduğu bellolur ve ne idüğü belli olana ihtimal muamelesi yapılamaz. Adamakıllı zekilerimiz, dahil dahile dışlaşmadan duhulün imkansızlığından dem vurup itirazlarını dahilden yana yapacaklardır. Pürzekadan ibaret bulunanlarımızsa ihtimale bir ihtimal verebilmek için değil’i öne süreceklerdir. Onlara göre değil’in, ihtimal dahilinde olması şöyle dursun, bilakis, ihtimal değilin haricindedir… Her neyse, bence; ki. Çünkü kendimi ki’ye benzetmeden duramam. Siz role, ihtimal dışına, rol size, dışı ihtimale, ben hem/ne role hem/ne size, ki hem/ne ihtimale hem/ne dışına. Bir kesinlik takımında oluşturulmadan evvel bir takım kesinliklere iliştirilmediğimi iddia edemem, etmek de işime gelmez. İddia işe, iş iddiaya, ben olansa hem işe hem iddiaya yakıştırılabilir; bu ihtimal dahilindedir. Ne var ki bu’yu teşmil etmiştik ya da kısaca: ne ihtimal dahilinde değil ki? Düzlemimizde benden biraz daha zeki olanlar mezkur soruya …

2- Bir arkadaşım içten bir nezaketle bana salatalık uzatıp kabak yeyip yemeyeceğimi sormuştu. Gerçekten mahcub olarak kabağı çok sevdiğimi ama şu an yiyemeyeceğimi söyleyip teşekkürlerimi ilettim. O vakitte; benimle arkadaşım arasındaki uzlaşı, benim kabakla ve Onun da salatalıkla kurduğu uzlaşıdan daha rüçhaniyetliydi. Hala da öyle. Bir lisanda, bütün kelimeler bir üzerinde ittifak meselesiymiş. (Yansıma sözcüklerin bu genellemeyi zorladığını düşünüyorum.) Eğer hakikaten ‘dil, varlığın evi’ ise iş bu genelleme çok kritik bir hal alıyor. Siz, rol ve ben. Ya aramızdaki dil, çeperimizdeki dil ile hemdil değilse? Uzlaşılarımızı mı, bir kısım uzlaşılarımızın rüçhaniyetini mi yoksa her ikisini de mi sorgulayacağız? (Bir de yansıyan sözcüklercileyin yansıyan uzlaşıların zorlamaları var.) ‘Senin tefeci kadının kim?’ diye sorarsam, bana versen de vermesen de kendine aldığın bir cevabın vardır. Fakat ‘senin tefeci kadının O mu?’, ‘ senin kuyun bu mu?’, ‘ o İsmail’in bu İsmail mi?’, ‘bu İsmail’in o İsmail mi?’, ‘şimdi burada deniz mi yarıldı tufan mı koptu?’, ‘ bu sahilde o tefeci kadının ne işi var?’, ‘baban bu kadar güzel pasta yapmayı nereden öğrendi?’ diye başlarsam muhtemelen senin baban benim babamdan daha güzel pasta yapıyordur ama benim İsmail’im senin İsmail’ini her halükarda döver. (Bu durum İsmail’i de Babası’nı da pastayı da bağlamaz.) İmdi; senin rolün bu mu demek acep bana neye mal olur.

3- Bana bile mal olabilir. Olabilir derken dili götürdüğüm ihtimal alanına, ayrıca, tekrar girmek -afedersiniz- fışkısını çıkarmak gibi olacak. (Gerçi fışkısını çıkarmadan da sindiriş hitama ermez ama gelgelelim bundan imtina etmeden de edemeyiz.) Binaenaleyh; bile derken ben’i zımnen bezeyişim bizi er-geç bezdirecekir. Öyleyse elimi çabuk tutmak zorundayım. Takdir edersiniz ki her ben materyal olarak evrenin akranıdır. Amateryal olaraksa daha da akdem. Eee? E’si yok, ne bileyim işte güzel bir giriş olacağını düşündüm. Özellikle amateryal, kelimesi doğru muydu emin değilim ama, gerçekten çok havalıydı. Evrenle yaşıtız… E tabi yaşıtız, hoş bunu okuyanlar bilmiyor mu, evrenle yaşıt olduklarını benden mi öğrendiler yani…Laf! “-Aaa, Hayatım, Jüpiter’in j’sinin noktası meğer benim göbek deliğimmiş, bakar mısın… -Göbek deliğine mi? -Hayır, Jüpiter’e. -Gülüm, Jüpiter’in J’sinde nokta yok. -Hayatım, kösnüksün. Ve de Plüton’un o’sundaki açıklık senin şeyinmiş. -Neyimmiş?! -Bıngıldağınmış. Biraz geç kapandığı için Plüton’u gezegenlikden yeni çıkardılar.” “vb., vb.” Ciddiyetimi handiyse tamamen kaybetmiş olabilirim lakin mevzu oldukça açık zaten. İnsan sosyal bir varlıktır. ( Evet, evet, bunu da benden duydunuz!) Ve coğrafya da insanların şahsiyetlerini çok etkiler. ( Bravo, bravo…) İnsan kelimesi de ünsiyet kurmaktan gelmiyor mu? (Gelmez olur mu!) O halde insan, lakaal, başkalarını benimseyip, etrafını yerimsedikçe insandır. ( aaah meet tööö ree sinodluyurt, ahmettöre siii inodluyurt) İnsan ki ha demeden hayran olur, ben demeden biz tınlaştırır. Haddi aşmak bu bakımdan haddi aşmaktır. Bir sevgi-nefret mihveri varsayalım. Nefrette ifrat, nefret nesnesi üzerinden bir ontik protestoya dönüşür, ki iyi olmaz! Sevgide de işi aşırıya vardırmanın ontikin parsiyel seperasyonuna ittila edeceği görülecektir. (Ne diyom la ben?) Sevgiye sevgi, nefrete nefretse abesle iştigal/vasıta fetişizmi… Özetle şu: Açken sen sen değilsin. Sen sen değilken ben de ben değilim. “Ben kimem, saki olan kimdür, mey-ü sahba nedir?” “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” (yanlış hatırlamıyorsam) Rimbaud diyor(du) ki; ben, bir başkasıdır. (galiba) Pascalsa der(di) ki; ben, iğrenç şey! Halbuki (15 veya 16 haydi olsun en fazla 17, yani) XIV. Lui ‘Ben, Fransa’yım.’ derken (sanki ağzından duyduk?) gayet ciddidir. (sanırım) Anatole France’a göre ise ‘Fransa, insan zekasının sekreteridir.’ Yine de Delacroix(umarım böyle yazılıyordur) Fransa’yı korunmağa muhtaç bir kadın vaziyetinde tersim eder. Adile içinse Indila ‘enfant du monde’dur. Durum ortada; altı kör bir file yine fransız kaldı. Hepsi doğru ise, ‘ben’; iğrenç insan zekasının bir başkası olarak korunmaya muhtaç sekreteri vaziyetindeki veled-i dünya Fransa’dır. Tamam, pekiyi, ‘sen’ de alayülala olsun. O ben françe kralı françesko olmadan, bu sen azametli Kanuni olabilir mi? Ya da tam tersi. İnsan bir fransız askeri mezarlığını ziyaret etdiğinde evvela hafiften hoşnud olur. İçinden ‘yarık mı vardı geldiniz buralara babasının şarap çanağına sıktıklarım sizi he, yatın baam’ demeyi bile geçirir. Ama sonra, sabah dokuzbuçuğun solgun güneşi badanalanmış mezar saliplerinden sessizce kabir betonlarının çatlaklarına dolduğunda, çıkarma işlemi topraktaki her yükseltinin üzerine bir 18, 18, 19, 20, 18 kondurduğunda, ötekinin bizi kendisinden bir kısmın geleceğini dünyadan eksiltmeye mecbur bırakması karşısında insan, materyal akranlığı olan bu evrende kendi vüsatinden bile soğur, çehresine amateryal mimikler, sırtına metafizik bir ağrı oturur, ölüm daima yaşamdan daha iyi bir hatip olmuştur… Seni tanımıyorum. Seni gerçekten tanımıyorum. Bu ikincisi kendim için de geçerlidir. Ne istediğimi ve ne istediğini de bilmiyorum. Ne istemediğime gelecek olursak; o mezarlıkta yatan Senegalli askerlerden biri olmayı, o mezarlıkta yatan Senegalli askerlerden biri olmanı, işte bunu, işte böylesi mutsuz mezarlıkları, hiç değilse mutsuz mezarlıkların mutlulardan daha fazla olmasını, evet tam olarak bunları gerçekten istemiyorum. Ama bunların hepsi de ihtimal dahilinde…

Ve öyleyse; elden ne gelir: Ölümüne ‘Ki’!

Ör: ‘Baş koymuşum Fransa’nın yoluna ki Sen Nehrinin akışına ölürüm’ gibi. Ki önemli yani ve ayrı yazılır, bunu da unutmayın :)

Tarih: 17. 12. 2014

Teneffüs Sonrası Selam Yazısı

“Yazsana birader”, “niye yazmıyorsun?”, “yazıyorsun da yayınlamıyor musun?” ve ardı arkası gelmez sorulara en kolay cevap “bilgisayarım yok ortağım”dı. Bu çağda sığınılacak en komik bahane bu olsa gerek. Yazmak dediğin eylem bir kâğıt bir de kaleme bakar (mı?). Yazmak devrimci bir eylem değildir ve en çok da sıradanlaşmak bunaltır beni. Okumak ise esaslı bir devrimci eylemdir ve testiyi tekrar doldurmadan yola koyulamazsın. Yazdıkların okuduklarını kusmaktır nihayetinde, beyninin hazmettiklerini saklar, gerisini kusarsın. “O nasıl laf lan” derseniz eğer önce edebe davet ederim sizi. Bir seneyi aşkın süredir kus(a)mayışımı ve yazmanın niçin kusmak olduğunu anlattığım bu saçma, kısa, yarın unutulacak/unutulması elzem kelimeler yığınını okumak için “devamı”na tıklayabilirsiniz.

(daha&helliip;)

Tarih: 14. 12. 2014

Şizofrenik Sancılar

Ne oldu da olanlar oldu? Nerden geldim ve geldiğim yerin vardığım yola çıkma olasılığı kaç? Güleceğiniz sorular sormaktan haz duymuyorum. Eğlenmiyorum ben, gülecek ne var. Duygusal bir büyüğümüzün de dediği gibi ‘eve gidince utanıyorum.’ Gereksiz şeylerde ustalaşmak için hayatını harcayan bir insanın gülünecek bir tarafı yoktur. Çok mu acıtıyor, hiç sordunuz mu? Sahi hiç fark ettiniz mi, gözlerine baktığınız bir insanın, hayatınızın içine sıçabileceğini? Kelimeler bazen acıtmıyor. Bazen, acıtan kelimeler oluyor. Acınan tarafta ağır yaralar açıyor. Acıyan taraf yine tarafsız kalıyor. Birilerinin atom bombası patlattığı bu dünyada, ev yapımı boru tipi bombaya küçük metal parçaları koymanın kime ne zararı var? Peki böyle bir dünyada, senin yerin neresi? Benimle Kanada arasında okyanusta bir yerde? Pardon birader, Pasifik ne tarafa düşüyor? Kıtalar tekrar birleşmeden beni rahatsız etmeyin.     Aslında Ay Dünyadan ayrıldığı zaman yaşanmaz oldu burası. Fark edemedik, fark edecek konumda değildik. Doğru zamanda doğru yerde, olamadık. Kendimize göre kurguladık. Ağırlıklar ve uzaklıklar biçtik. Ama zamana dokunamadık. Oysa zaman maddeydi, zaman onüç milyon ışık yılı mesafedeydi. Gözlerini açtığında gördüklerin kadardık bu dünyada. Zaman üzerimizden devasa bir terlik gibi geçti. Fark etmedi ezdiği umutları. Ardına bakmadı çünkü akşam yemeğine geç kalmıştı.

 

Tarih: 05. 12. 2014

Ağustos Böceğinin Savunması

Yıllar yılı sessiz, sakin olmak övüldü, salt çalışmak telkin edildi. Aza kanaat erdem sayıldı, çoğu tercih edenler ise tamahkârlıkla suçlandı.
Bunun nedeni elbette, toplumsal varlık insanın kültürlenmesiyle ilgili. Bu kültürlenme düşündüğünüz gibi ‘’Minor Asia’’ da cereyan etmemiş sadece. Antik Yunan’da Zeus’ tan ateşi çalan Prometheus’un ezber bozması… İlk çağ Yunanı tekniği- bilimi ve sanatı, Tanrılar uğraşı sayarak, onu elde etmeyi haddi aşma ‘’Hybris’’ sayması…

Yine bir La Fontaine fablı olan ‘’Ağustos Böceği ile Karınca’’da gördüğümüz enstrüman çalmanın boş eğlence; beden ile çalışmanın ise erdem olarak aktarılması, düşüncelerimize küçük yaşlardan itibaren zerk edilmiştir.

Çalışmanın erdemsizliğini iddia etmiyorum. Onun karşısına bilim ve sanatın konulması ve yerilmesini eleştiriyorum.

Öğrencilerin hatta eğitimcilerin ortak görüşü: resim, müzik ve beden eğitimi, puan yükseltmek için konulmuş önemsiz derslerdir. Mağara duvarlarından günümüze tarihsel, kültürel ve sanatsal anlamda dönemine ışık tutan ilk resimleri, Olympos törenlerinden doğmuş ‘’arete/ bedensel sağlık güç’’ anlamındaki beden eğitimini ve nitelik, nicelik, cevher bilgisine ulaşmada olmazsa olmaz –teorik felsefede matematik bilimler kategorisindedir- müziği, nasıl önemsiz görebiliyoruz?
Müziğin alfabesindeki düzen ve arızalar, evrenin denge ve afetlerinin harmonisine ne çok benzer! Bir fotoğraf karesi kadar varlığın gerçekliğini işaret eden bedenimizin düzgün çalışması, düşüncemize de sirayet etmez mi? Doğanın taklidi veya hiç var olmamış bir -şey’in tuvale yansıması -dilin kullanılmadan sanat yapılmaya çalışılması- onu çoğu sanat dalından üstün yapmaz mı?

           Bir kişinin yaptığı yanlışı referans alır yaparsın ama herkesin yanlış yaptığı yerde doğruyu yapmaz hatta onu topluma yabancılaştırırsın. Ruhsal etkinliğin sınırlandırılmış ve biçim verilmiş haline ihtiyacımız var. En ilkel ihtiyaçlarımızı bile, şölene çevirmeye yetecek gücümüz de var.
          Aklın ve duyuların arındırılması ile hakikatin kavranması, kendin için üretmektir. Başkaları/ başkası için üretmek ise, sadece iktisadi bir eylem, karnını doyurma amacı ve zaman geçirmektir.

Çok çalışan insanlar, zihinsel ve düşünsel olarak yıpranırlar, kendilerine ayırdıkları zamanlarda ise bilim-sanat yapmaları beklenmez. Toplum ona, erdem etiketi ile tüm enayilikleri yaptırır. Çalışmak sufli bir şey değildir, yalnız farklı becerilere sahip insanların aynı performansları enayiliktir.
Felsefe, sanat ve bilimle ilgilenen insanlara –boş uğraşlar bunlar, demeyin! Çünkü diyenin karşısında, kendisine üretmeyen, dik başlı, nohut veya fasulyenin değil, hikmet ve hakikatin peşinde koşan, norm ve örf oyunuyla oltaya gelmeyen –birey olmuş bir insan vardır.

 -Senin için ölürüm!
‘’Ölme, senin faaliyet alanın burası.’’

Bu konuya özgürlük- mahkûmiyet gözlüğü ile bakmayı deneyelim. Bana göre özgürlük, kendini kısıtlamak; mahkûmiyet ise başka bir fail(ler) tarafından kısıtlanmaktır. Hal böyleyken neden özgürlüğümüze mahkûmuz?
Bizi meşgul eden şeyler, bu konuda toplum normlarına yön verenler; hikmet ve hakikat bilgisini/ özgürlük uğraşını ~zengin eğlencesi sayan, karın doyurma uğraşından rant elde eden akıllı geçinenlerdir.
Sistemsiz veya dağınık bilgilerden yararlanıp, kendince bir ahlak sistemi yaratan dümencilerdir. Onların özgürlükleri içindir, bizim mahkûmiyetimiz…

İnsan bilmediğine ya sonsuz saygı duyar ya da yerden yerlere vurur. ‘’Okumak/ okutmaya’’ ne kadar değer verirler. Bilmezler betondan sınıflarda bu sığ kafalar (çoğu) tarafından çocuğunun şekillendirildiğini. Neredeki dağ nerede? Hangi ırmak nereye dökülür? Ya da doktor döveriz hastanede neden bakmıyorsun diye.

Yine çok küçük bir çocuğa sordum:

- Saygı duymak, nedir?
- Dinlemek…

Pisagor’dan beri dinle dinle, konuşma.
Ses çıkartmayan bir hayvandır karınca,
Peki, söyle bana küçük?
Nasıl saygı duyulur bu hayvana?

 

 

 

Tarih: 25. 11. 2014

Kafes İçin Ağıt

“Alaycı Kuş”lara İthafen…

karakalem_by_facins-d4arctgPerdelerin arasından süzülen güneş odasındaki karanlığı aydınlatmaya çalışıyordu. Bir sonbahar günüydü ve loş odasında puslu bakışları göz kapaklarından kurtulmak istiyordu. Lakin göz kapaklarıyla buna imkan vermiyordu. Sanki gözlerini açacak olsa odasını aydınlatmaya yetmeyen güneş, bir anda gözlerini aydınlığıyla boğacakmış gibi hissediyordu. Ruhu öyle bir karanlığın tesiri altındaydı ki, bırak gözlerini açıp perdeleri aralayıp güneşe bakmayı, odasına süzülen küçük ışık huzmeleri göz kapaklarının ardından bile gözünü alıyordu. Hasta yatağında duvar tarafına dönmesiyle yüzünde hemen duvarın soğukluğunu hissetti. Telefonundan bir mesaj sesi işitti. Okuyup, okumamak arasında gidip gelse de, telefonunun sesini de kapatma düşüncesiyle telefonunu eline aldı. Duvarın soğukluğunu kat be kat aşan bir soğukluk yüreğine çöreklendi: “Ölüm”

“Kaybettik”

Ölümler muhakkak ki bir kayıptı geride kalanlar için. Gidenler için de kimi zaman kayıp, bir ömürdü. “Öldü” diyemeyince “Kaybettik” derdi insanoğlu. Ve bundan sonra em küçük kaybında dahi ölümün soğukluğuyla ürperirdi yüreği. Eğer kaybeden yüreği ise…

Yatağından yorgun haliyle kalktı. Göz pınarlarına dolmuş yaşlar; ne akacak kan damarda durmaz dedi ne de su akar yolunu bulur dedi. Gözbebeklerinde ölümle birlikte öylece donup kaldılar. Ağlamadı, boğazında düğümlenen koca bir yumruya rağmen yutkunmaya çalıştı aynada karşılaştığı gözbebeklerinin karanlığında kaybolurken… (daha&helliip;)

Tarih: 22. 11. 2014